murat göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
murat göç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ÖZÜR DİLERİM, SANIRIM BEN ARADIĞINIZ KİŞİ DEĞİLİM


Usulca kapattı sanal sohbet hologramını ve bir süre holografik sohbet arkadaşlarının birer birer boşalttığı odanın gerçek nesnelerle dolu gerçek görüntüsüne alışmak için gözlerini kırpmadan bekledi. Yavaşça döndü oturduğu (ya da uzandığı mı demeli) koltukta ve neredeyse hiç hareket etmiyormuş gibi dingin bir şekilde kapıya doğru baktı. “Daha yavaş hareket etmeliyim” diye düşündü, “yoksa kalbim yerinden fırlayacak. Daha sakin olmalıyım, ve kalbim de deli gibi çarpmaktan vazgeçmeli. Kapı çalıyor. Ne yapacağım şimdi ben?”.

Kapının çalması, hele içinde insan bulunan bir evin kapısının çalması belki siz okura son derece doğal gelecektir, ancak bundan yıllarca önce, isadan sonra 2031. ve Büyük Yıkım’dan sonraki 27. yılda, yani henüz serpintinin insanları evlerine hapsettiği zamanlarda, bir evin kapısının çalması ancak dehşetengiz simülasyonlarda yer alabilecek derecede inanılmaz bir olaydı. O yıllarda herkes yalnız yaşar, yalnız yer, yalnız uyurdu. Hükümet insanların sebebi ne olursa olsun evden çıkışını yasaklamış, savaş sonrası radyasyonundan korunmak için panjurların kapatılmasını ve internet ağının sürekli açık tutulmasını emretmişti. Tüm ihtiyaçlar pnömatik sistemler sayesinde evlere gönderiliyor, karşılığı insanların internet ağı üzerinden yaptıkları işlerle kazandıkları kredilerden düşülüyordu. Tüm insani ilişkilere, yakınlarla iletişim, romantik akşam yemekleri, okul arkadaşları ile kaçamaklar ve sekse internet ağı ile bulabileceğiniz holografik simülasyonlar vasıtası ile ulaşılabiliyordu.

İşte o zamanlarda, Büyük Yıkım başladığında henüz anne babası ile yaşayan ve öldükleri günden bu yana henüz hiçbir gerçek insan görmemiş ve duymamış olan kahramanımız dehşet içinde kapıya bakıyordu. En ufak bir ses çıkarsa yada nefes alsa kapıdan bir el uzanıp onu kaçamadan yakalayacakmış gibi öylece hareketsiz kendini ölümcül korkunun insanı varlığından endişeye sokan ellerine bırakmıştı. Ne yapacağını yada yapabileceğini bilmiyordu, sadece belirli belirsiz sesin dinmesini ve kapıyı çalan her kim ya da her ne ise bir an önce vazgeçmesini diliyordu. Ama kapı tekdüze bir ısrarla çalmaya devam etti. Sonunda, içindeki insancıl tarafın yok oluşa götüren merakı hayvani tarafının hayatta kalma üzere kurulu endişe ve korkusunu yenmeyi başardı. Kalktı yerinden ve yıllarca kullanılmadığı için artık neredeyse duvara sabitlenen kapının kilidini zorlukla çevirdi. Kapıyı açarken çıldıracak gibiydi, bir taraftan hemen o anda yok olmak istiyor, diğer taraftan göreceği şeyin merakı ile içi içine sığmıyordu. Kapıyı açtı, geriye çekildi ve dezenfektan spreyin yarattığı dumanın dağılmasını bekledi biraz. Şimdi dumanların arasında 30lu yaşlarda bir adam duruyordu, üzerinde çok uzun süreden beri giyilmediği belli olan ve aslına bakarsanız biraz da komik duran bir takım elbise vardı. Adam da kendisi gibi garip bir şekilde gözlerini kırpıyor, sanki görünenin çok ötesindeki bir boşluğa amaçsızca bakıyordu. Belli ki yıllarca sadece hologram görmekten yorulan gözler şimdi kendilerini gerçek bir insanın görüntüsüne alıştırmaya çalışıyorlardı.

“Merhaba” dedi adam tutuk bir şekilde. “kaç gündür evlerin kapılarını çalıp durduğumu söylesem inanmazsın”. Hala inanamıyordu olanlara zaten, karşısında kendisi gibi konuşan, terleyen, heyecandan ve belki de korkudan titreyen birisi vardı. Hologram değil, yazılım değil, kurgu değil gerçek bir insan, ne söyleyeceği, ne düşüneceği, ne yapacağı daha önceden belli olmayan tekinsiz bir varlık.

“Muhtemelen benim gerçek olup olmadığımı merak ediyorsun” diye devam etti karşıdaki. “Haklısın da aslında. Bu öteki simülasyon yazılımlardan birisi ya da bir rüya olabilir. Gerçekten sorulması gereken soru şu an yazılımı kimin kullandığı veya kimin rüyasında olduğumuz belki de. Sence fark eder mi?” Yanıt alamayınca kendisi cevabını verdi. “Aslında benim için fark etmez de. Bunu bilemeyecek kadar çok uzakta kaldı gerçek”.

İçeriye gir demek istedi ama diyemedi. Diğeri de hiçbir hamle yapmıyordu aslında içeri girmek için. İkisi de bu kadar yıldan sonra canlı birisini görmenin şaşkınlığı ve ne yapacağını bilememezliğin verdiği donuklukla öylece duruyorlardı.

“Günlerden beri evimin dışındayım” diye ısrarla konuştu kapıdaki. “Bunun nasıl bir duygu olduğunu asla bilemezsin. Serpinti olduğunu ya da kaldığını hiç sanmıyorum. Eğer hükümetin her gün söylediği gibi olsaydı ne ben ne de yolda, orada burada gördüğüm hayvanlar canlı kalabilirdi. Beri yandan artık ben bir hükümetin varlığından bile şüphe ediyorum. Günlerden beri açık bir şekilde kanunları çiğniyorum, dışarıdayım, önüme gelenin kapısını çalıyorum ama hiç kimse gelip de bana müdahale etmedi. Belki de, olur ya, hükümet bile kendinin gereksizliğini anlamış ve her şeyi otomatik bir sisteme, kendi kendine işleyen bir yazılıma devretmiştir. Bu kadar yazılımı zaten olsa olsa başka bir yazılım bir arada tutabilir bana sorarsan”.

Öyle çok konuşuyordu ki adam artık rahatsız bile olmaya başladığını düşündü. Birden bu komik geldi çünkü uzun yıllardan sonra ilk defa gerçek bir insan görüyordu ve o anda bile sessizliği ve yalnızlığı özlediğini hissetti. Bu bir sohbet ya da toplantı simülasyonu olsa tüm katılımcıları yazılımın içerisinden seçebilir ve böylece bu sabah kapısına dayanan gevezeler gibi sürprizlere karşı hazırlıklı olurdun. “İnsanoğlu” diye düşündü kendi kendine ve son derece içinden. “ne kadar da rahatsız edici olabiliyor bazen. Belki de yazılım işi o kadar da kötü değil. Belki de gerçekten başkalarına ihtiyacımız yok varolmak için ve istediğin her şeyi tasarlayabildiğin ve istemediklerini sonsuza kadar unutabildiğin bir dünya ancak bu şekilde mümkün olabiliyor. Belki de karşımdakinin distopya dediği benim ütopyam.”

“Haydi, ne duruyorsun” diye böldü düşüncelerini kapıdaki heyecanla. “Sen de gel dışarıya. Birlikte gezelim ve keşfedelim bu cesur yeni dünyayı. Kim bilir bizim gibi kimler var bu dünyada öylece birilerinin kapılarını çalmasını bekleyen. Biliyor musun neyi fark ettim. Dışarıdan bakınca yaşadığımız bu binalar morgda ölülerin yattığı çekmece yığınlarını andırıyor. Dışarıda bir yerde mutlaka öldü sanılıp da morga konan bir sürü insan var. Haydi, gel ve bu dünyanın yeni Âdem ve Havvaları olmamıza izin ver”.

Bir an durdu ve düşündü. Hakikaten de cazip olabilirdi dışarıda olma fikri. “Ama” diye düşündü yine. “Dışarıda keşfedecek ne var ki”. Evinde bir uydu seti, sürekli internet bağlantısı, istediği an tüm ihtiyaçlarını görebileceği bir simülasyon arşivi ve hiç uğraşmadan yiyeceğini, giysilerini ve hatta gazeteyi ayağına getiren bir havalandırma sistemi vardı. Dünyaya gitmesine ve onu yeniden keşfetmesine gerek yoktu çünkü dünya zaten oradaydı, tüm hayatını geçirdiği 20 metre karelik odasındaydı. Ve güvenliydi, kapıdakine morg çekmecesi kadar soğuk gelen ona ana rahmi kadar sıcak geliyordu. Başta hayvani endişelerine üstün gelen insani merak yerini hayvani güvenlik duygusuna bırakmıştı yine. “Hayatta kalmalıyım” dedi kendi kendine derinlerde bir yerden. “sadece evimde iken güvenliyim. Başkaları benim ölümüm olabilir ancak. Evim bana bunu sağlıyor. Sonsuza kadar mutlu ve güvende olabileceğim bir hayat.” Ve ilk kez, kapıyı açtığı ve davetsiz misafirini gördüğü ilk andan itibaren ilk kez ağzını açtı ve biraz da ürkekçe “Özür dilerim” dedi. “Sanırım ben aradığınız kişi değilim.”


murat g.

BİLİMKURGUCU BANA BAK SENİNLE POLEMİĞE GİRMEK İSTİYORUM


Bu yazının yazılması olabildiğince geciktirildi tarafımdan zira bu yazı ile yapmak istemediğim iki şeye zemin hazırlayabileceğimi düşünüyordum. Birincisi, hiç de olmadığım halde bir bilimkurgu, ve hatta Türkiye de bilimkurgu, uzmanı olarak anlaşılıp bunun üzerinden eleştirilmek, ikincisi de yazının içeriğindeki bazı noktalar sebebi ile bir tür cenaze merasimi düzenlediğimin düşünülüp “hayır bilimkurgu ölmedi, ölemez” nidaları ile karşılanmak. Ama hayır hasbelkader bu yazı ile buluşan okuyucu; Brütüs ün de -bilimkurgu okusaydı- diyeceği gibi ben buraya bilimkurguyu gömmeye değil övmeye geldim.

Ama önce böylesi bir abuklamaya niçin ihtiyaç duyuldu onu özetle anlatalım. Bu derginin de doğmasına sebep İzmir kaynaklı bilimkurgu oluşumunun temelleri bundan birkaç yıl önce birkaç cidden çok iyi adam tarafından atıldı. Her ayın son pazarı bin bir zahmet ve çile ile insanlar bir araya geldi bilimkurgu okudu ve bilimkurgu tartıştı. Toplantıya bir şekilde gelip gidenlerin sayısı yüz kusuru buldu, ufacık kitapçı dükkanında oturacak yerin bulunamadığı toplantılardan son zamanlarda birkaç üyenin bir araya geldiği ufak toplantıcıklara gelindi. Ve bir süre sonra toplanmanın bir amacının kalmadığı ve bir müddet ara verilmesi gerektiği konusunda hüzünlü ama sessiz bir uzlaşmaya varıldı. İzmir de olanlar ilk değil, son da olmayacak muhtemelen. Yıllar önce Ankara da benzer toplantıların olduğunu ve zaman içinde son bulduğunu biliyoruz. İstanbul da ısrarla toplanan bilimkurgu sevenlerin eski heyecanının kalmadığını ve toplantıların tadının kaçtığını duyuyoruz. Peki nedir o zaman bu veba korkusu, bu fakirleşmenin sebebi, aman yarabbi yoksa her şeyin sonunun geldiği geç modern zamanlarda bilimkurgunun da mı sonu geldi demeyelim yazının sonuna kadar sabredelim.

Bu konuda kiminle konuşsanız dertli ama kişisel çekişmelerin, uzlaşmazlıkların, amaç birliksizliğinin çok az rolü olduğunu düşünüyorum ben bu işlerde. Öncelikle ve en başta şuna inanıyorum, bilimkurgu yalnız insanların sığınağıdır, bilimkurgu yazan da okuyan da yalnızdır. Ama öyle böyle bir yalnızlık değil bu, kalabalık arttıkça etrafta, insanın kalbini burkarcasına artan bir yalnızlık. Birlik olundukça, bir araya gelindikçe, insanın sığınmak istediği sıcacık bir yalnızlık bu. Gerçek ile uzlaşamayan, gerçek gibi görünenden köşe bucak kaçan bir yalnızlık. Sadece kendi kendisi ile paylaşan, paylaştıkça yalnızlığını çoğaltan, yalnızlığı ile çoğalan bir grup huzursuz ruh bilimkurgu okuyanlar. Bu sebeple de bir araya gelmemesi, bir araya gelip de büyüyü bozmaması gerekir hakiki bilimkurgucunun. Yoksa hiçbir bilimkurgu seven yoktur ki şöyle arkadaşlarla bir pazar piknik yapalım mangalları getirelim, top getirip maç yapalım diyesi olsun.

Sonra bilimkurgu dünyanın neresine bakarsanız bir alt kültür meselesidir. Yani zamanında türlü türlü ecnebi memleketlerde halk sınıf sınıf bölünmüş, her sınıfın kendi kültürü sanatı olmuş, parası olan ana akım sanatı biçimlendirmiş, zenginleştirmiş, olmayan ve parası olanların o kadar parası olmamasını isteyenler de kendilerine göre alttan alta bir kültür sanat biçimi geliştirmişlerdir. Bilimkurgu işte bu hiç üste çıkıp da sevinemeyen misyoner pozisyonlarının mutsuz muhatabı olmuştur. Bilimkurgu bir yer altı tecrübesidir, yerüstünün gönüllü terki durumudur ki bu öyle kolay kolay hazmedilecek bir olay değildir, en başta üç beş kişiden fazlasını kaldırmaz hemen bölünür sonra yine bölünür ki çok büyüyüp de yer altından taşmasın, yer üstünün rahatına ve konforuna alışmasın. Ama canım Türkiyem gibi yer altı ile yerüstünün bir birine karıştığı, sıklıkla göz kırpıştığı ve balkon flörtü yaşadığı hiç modern olamadan postmodernleşmiş vatan köşelerinde öncelikle belki bir alt kültür nedir, ne değildir onu konuşmak halletmek gerekecektir. Alt kültür olayını ana bana zengin kolej çocuklarına bırakırsanız, sora maazallah ilk fırsatta kola şenliklerine müsamereci olur, aslında canon dediğimiz olayın bir fotoğraf makinesi markasından ibaret olduğunu söyler, sanatsal üretimin her şeyden önce ve nihayetinde bir üretim olduğunu ve temel üretim tüketim ilişkilerinden azade olamayacağını unutarak (ve belki de hiç duymadığından) fırsat eşitliğinden ve çok çalışarak kapıları zorlayabileceğinizden bahsetmeye başlar. Bilimkurgucu, elbette hayal kurar ve soytarı misali gerçekliğin yap bozu ve alt üst edimi ile iktidarı zorlar. Ama alt kültürün altta kaldığı sürece kültürlü olacağını bilir ve bu sebeple de boş hayale karnı toktur, çoğalmayı yayılmayı amaçlamaz, herkesin bilimkurgu okuyacağı bir gelecek düşlemez, aslına bakarsanız herkes de okumasın ister onun okuduğunu. Çünkü küçük harfle kültür dediğimiz şey ne kadar toplumsal bir varlık gibi görünse de temel de kişiseldir. kültürün kişiselliğidir onu kalıcı yapan. Bilimkurgu bu sebeple de en kişisel kültür ürünüdür ve öyle çok paylaşmaya gelmez.

Çok uzatmadan toparlayalım. Bilimkurgu macerası bu ülkenin isteriz ki uzun soluklu olsun. Çok basılsın çok okunsun çok seyredilsin. Ama bilimkurgu okuyan da ne okuduğunu bilsin. Biraz terbiyeli olsun susanna tamarro ile leo buscaglia ile aynı rafa koymasın okuduklarını. Herkes gidiyor benim neyim eksik diye matrix kuyruklarına girmesin saatlerce, o adam kara kostümler içinde niye hırıltılı konuşuyor demesin filmden çıkınca. Bir araya elbette gelsin ama çok şey beklemesin çünkü bilsin ki mutlu aşk zaten yoktur ve bilimkurgu topluluklarının da rotary kulüplerinden bir farkı vardır. Her var olan zaten yok olmak üzere kurulmuştur ve bir zamanlar akil adamların söylediği gibi bilimkurgu yok oluşunun ayırtına vardığı derecede var olabilir ancak. Bu sebeple çok yaşasın bilimkurgu ama bilsin ki ölüm yakındır ve birlikte paylaşılan her an gözyaşlarının yağmura karıştığı gibi zamana karışacaktır.

murat g.